Muhtemelen annesiyle sorunlar yaşayan tek insan ben değilim. Genellikle ilişki problemlerinden tutun da, beslenme sorunlarına kadar her türlü problemimizin günah keçisi annelerdir.

Hiçbir şey olmasa, dokuz ay aynı bedeni paylaşmaktan doğan ve anne-çocuk arasındaki içgüdüsel sıkı bağ ile gelen annenin sevgisi genelde kaygısızca beklenilen bir şeydir ve çoğu zaman değeri hafife alınır.

Bilmeliyim ki: Şuan yetişkin kızımla aramızdaki ilişki sevgi dolu ve sağlam olarak tanımlanabileceği gibi, kızımın ergenlik dönemi ve gençlik yılları da hayatında giden her terslik için beni suçlamasıyla tanımlanabilir. O kapı çarpmalarının ve dramatik gözyaşlarının aslında bana yönelik olmadığını anlamam yıllarımı aldı. Onun tıpkı çocukluğundaki gibi sadece acılarını hafifletebilmesi için bir günah keçisine ihtiyacı vardı. Ve ben de, elbette, orada onu dinlemeye, ağlaması için bir omuz sunmaya ve hormon değişimi patlamalarına sabır ve sükunet ile katlanmaya hazırdım.

Maalesef ki benim annem değildi. Ne benim için oradaydı, ne de sabırlıydı. Ne özverili, ne de şefkatliydi. Katıydı ve ilerlemede olan bir şirketi yönetecek kadar da zekiydi fakat yumurta kırmayı bile beceremezdi. Ben altı aylıkken babam bizi terk etmişti ve görünen o ki bir baba olduğunu çoktan unutmuştu. Karşılığında annem de teselliyi alkol ve sakinleştirici ilaçlarda bulmuştu. Böylece ben de, genellikle sarhoş edici maddeler tarafından sersemlemiş bir anne, birkaç akraba ve bir dizi yabancı tarafından, yıl içerisinde oradan oraya üç ev arasında gidip gelerek yetiştirildim.

Bunun zor, kafa karıştırıcı bir çocukluk dönemi olduğunu söylemek hafife almanın babası olurdu. Bunu duygu sömürüsü yapmak için söylemiyorum. Bunu söylüyorum; çünkü bu doğru ve çünkü şüphesiz bu benim terkedilme korkumun ve kendime zarar verme eğilimlerimin gelişmesine sebep oldu. Zor bir çocukluk geçiren veya geçirmeyen birçokları gibi ben de gençken birçok problemim için annemi suçladım.

Yaşadığımız şehirden göç ettiğimde, bana çocukluğumun perişanlığıyla yüzleşmeme, onu çözümlememe ve affetmeme yardım eden bir terapist ile görüşmeye başladım. Kayıp bir zamanda kederin tüm aşamalarından geçtim ve her bir aşamada, sitemlerimin hedefi her zaman annemdi. Telefon aramaları ve suçlayıcı mektuplar standart, onunla konuşmadan geçen aylar ise gayet olağandı. O yaşlanıp, zayıflayıp aramızdaki büyük mesafeyi kapatmaya çalıştıkça, ben ona olan sevgimi ondan esirgemeye devam ettim. Onun aramızı düzeltme çabalarının farkına varmayı reddettim. Kendini açıklamaya çalıştığındaysa, onu susturdum. İçinde bulunduğu durumdan şikayet ettiği zamanlarda, onu azarladım. Beni yüzüstü bıraktığını düşündüğümde, acım her şeyden daha öncelikli oldu.
Amfizem hastalığının son safhalarındayken bende bir şeyler değişmeye başladı. Kayseri’nin ilk araba sahibi olan kadını, bir zamanlar tam bir afet olan o kadın işte şuracıkta bir kemik torbasına dönüşmüş, başı bile küçücük kalmıştı. Onu orda öyle çaresiz yalnız ve acı içerisinde görmek beni bencilliğimden uzaklaştırdı. Onu affetmemek affedilemez olmuştu. O yavaşça ölürken ben de daha önce yüzleşmeyi reddettiğim gerçekle; beni dünyaya getirmesiyle yaşadığı tüm o zorluklar ile karşı karşıya kaldım.

Bekar, eğitimsiz ve kucağında bebeğiyle 50’li yıllarda Kayseri’nin küçük, baskıcı bir kasabasında elbette ki dedikoduların hedefi olmuştu ve kontrolü dışında olan birçok durum yüzünden toplum tarafından dışlanmıştı. Aynı zamanda bugün “bipolar” adıyla bilinen hastalığa sahipti. Sınırlı kaynakları ve bağımlılığıyla baş etmeye çalışırken, tarifsiz bir acı içerisindeydi. Hayatın ona karşı ne kadar acımasız olduğunu gördükçe, onun ne kadar çabaladığının farkına vardım. Yokluklarla büyümüş, babası savaştayken ve annesi çalışırken küçük kardeşlerinin bakımından sorumlu olmuştu. 19 yaşında çocuklu bir dul olarak birçok erkek tarafından hayatta kalması bile olanaksız görülmüştü ve dışarıdan yardım almadığı sürece duygusal açıdan da istikrarsız olduğu düşünüldüğünde, iyi bir iş bulması neredeyse imkansızdı. Onun yerinde olsaydım ben ne yapardım?

Teşhis konulduktan aylar sonra öldü. Hatalarımızı unutmama ve affetmeme teşhisi. O öldükten sonra benim de bir parçam öldü. Ben de onun boyun eğmez ruhuna tutundum ve bu, bir şansım daha olsaydı ona vereceğim mektup şöyle olurdu.

Uzun Zaman Önce Ölmüş Olsa Da, Anneme Bir Özür Mektubu

Sevgili anne:

Bu mektubu bilincin gelip giderken yazıyorum. Buradaki doktorlar sona yaklaştığını söylüyorlar. Bunu söyleyiş şekilleri beni kızdırıyor çünkü hepimiz biliyoruz ki sen dokuz canlısın. Bu yüzden elbette ki bu bir son olamaz.
Ama eğer öyleyse, gitmeden önce sana söylemek istediğim şeyler var.

On yaşımdayken bana gidip güzel bir hayat yaşamamı söylemiştin. O zamanlar senin dışında bir hayatın olmadığını düşünmüştüm. Sen benim gördüğüm en güzel şeydin ve zamanın tüm tahribatlarına rağmen bu söylediğim hala geçerli. Senin için ve senin yüzünden çok güzel bir hayat geçirdim. Hızlı düşünmeyi, hızlı konuşmayı ve tüm gücümle savaşmayı öğrendim. Akranlarım pek onaylamasa da kendi yolumu çizme yürekliliğine sahip oldum. Bunların senin sahip olduğun şeyler olmasa da, bana senin verdiğin şeyler olduğunu öğrendim. Şunu öğrendim ki; durumun, hikayelerin, acıların bana verecek çok şeyin vardı. Şuan bildiklerimi, daha önce bilmeyi dilerdim.

O da şu ki; benim sana olan sevgim zaman zaman koşullu bir sevgiyken, senin bazen kusurlu olmasına rağmen her zaman koşulsuzdu. Bunun için üzgünüm, anne. Ve sevgin hiçbir zaman geçici olmadığı için şükrediyorum.
Seni onuncu yaşantında tekrar göreceğime dair hiçbir kuşkum yok.

Seni seviyorum ve her zaman seveceğim.

Kızın…

Hoşunuza gidebilir